|
BURSA BÖLGE İDARE MAHKEMESİ SAYIN BAŞKANLIĞINA
Sunulmak Üzere İSTANBUL BÖLGE İDARE MAHKEMESİ SAYIN BAŞKANLIĞINA ADLİ MÜZAHERET VE DURUŞMA İSTEMLİDİR.
KONU : Ağır hizmet kusurları ve görevi ihmal etmeleri sebebi ile aşağıda belirtilecek açıklamalar ışığında 50.000.000.000.000.TL(ELLİTRİLYONTÜRKLİRASI)nın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili talebimizdir. ( Ortaya çıkan zararlar davalıların müştereken sorumlu oldukları hizmet kusurlarından ve hatta vermekle yükümlü bulundukları hizmetlerin hiç verilmemesinden kaynaklanmıştır. Bu nedenle davamızı aynı dilekçe ile üç davalıya karşı açmaktayız. (Danıştay, 8.D; 20.10.1966, E. 966/1711-K. 1966/2753 Danıştay Kararlar Dergisi, Sayı 107-110, s. 338. ve 12.D; 24.1.1967, E. 965/1126-K. 967/366 sayı 111-114, s. 406) I- Adli müzaharet istemimiz bulunmaktadır: 3.3.2000 tarihli ve 23982 sayılı Resmi Gazetede yayınlanmış olan Doğal Afet Bölgelerinde Afetten Kaynaklanan Hukuki Uyuşmazlıkların Çözümüne ve Bazı İşlemlerin Kolaylaştırılmasına İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabulü Hakkındaki Kanunun 3. Maddesinin 1. ve 2. Fıkraları gereğince Adli müzaheret istemimiz bulunmaktadır. Sayın mahkemenin bilgilerine sunuyoruz. Ağır Hizmet Kusuru Nedeniyle Vukuu Bulan Olay : 17 Ağustos 1999 günü vukuu bulan deprem sonucunda Yalova Çiftlik köy Kılıç Köyü,Şakşak mevkiinde bulunan ve 3 bloktan oluşan Yüksel Sahil Sitesi tamamı ile yıkılmıştır. Müvekkilim, bu yıkılma neticesinde Yüksel Sahil Sitesi 3. Blok 4.kat 48 numaralı dairede bulunan eşi Mesude KOPARAL ( 17.04.1957 doğumlu) ile tek kızı Yasemin KOPARAL(17.02.1993Doğumlu) ı kaybetmiştir. Açıklama : II- 17 Ağustos 1999 tarihinde vukuu bulan deprem, resmi açıklamalara göre 18 bin civarında yurttaşımızın ölümüne ,binlercesinin sakat kalmasına ve evlerinin yıkılmasına neden olmuştur. Müessif olayın gerçekleşmesinin hemen ardından görülmüştür ki ,ulusça yaşanan bu felaketin ana nedeni deprem değil ,çarpık ve mevzuata aykırı yapılaşmadır. İdare hukuku açısından müvekkilin görmüş olduğu zararların sorumluları başta Bakanlar Kurulu olmak üzere, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ve zararın olduğu yer belediyesi olan Yalova Belediyesi’dir. Ortaya çıkan zarar, bu kuruluşların yasaların kendilerine vermiş olduğu görevleri yerine getirmemesinden kaynaklanmıştır. Öncelikle belirtelim ki 7968 Sayılı ‘’ Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair ‘’ yasa, bu zincirleme sorumluluğu açıkça belirlemiştir. Söz konusu yasa idarenin hizmet görevini ne şekilde ve hangi koordinasyonla yerine getireceğini 2. ve devamı maddelerinde yazmıştır. Buna göre afet bölgesi,’’afete uğrama olasılığının olduğu’’ bölgedir. Anılan yasanın 2. Maddesinde aynen şöyle demektedir ‘’...... yer sarsıntısı (... ) gibi afetlere uğramış veya uğrayabilir bölgeler ise, İmar ve İskan Bakanlığınca tespit ve bunlardan şehir ve kasabalarda meydana gelen ve gelebilecek sınırları imar planına ,imar planı bulunmayan kasaba ve köylerde de belli edildikçe harita ve krokilere işlenmek suretiyle ,afete maruz bölge olarak İmar ve İskan Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulun’ca kararlaştırılır ve bu suretle tespit olunan sınırlar, İmar ve İskan Bakanlığının isteği üzerine ilgili valiliklerce mahallinde ilan olunur’. İdare bu görevinin ilk kısmını yerine getirerek 1945 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe giren deprem haritasında Yalova’yı 1. Derece deprem bölgesi içinde tespit etmiştir. 12 Temmuz 1945 gün ve 3/2854 sayılı kararı ile 1. Derece deprem bölgesinde görülen Yalova’yı, “Büyük Hasara Uğrayacak Bölge” ilan etmiştir. Bunun akabinde Yalova’nın yapı yönetmeliği de 1947 yılında Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın genelgesi ile belirlenmiştir. Bu genelgeye göre “Yalova ve civarında yapılacak binaların temel altına en az 10 cm kalınlık ve 150 doz tesviye betonu yapılacak, 20 cm. kalınlığında depreme karşı koruyucu betonarme duvar yapılacak, bunda 16’lık demir kullanılacaktır.” Ayrıca 1961 yılında ve 1968 yılında yönetmelikler çıkarılmış olup, müvekkilin eşini ve çocuğunu kaybettiği Yüksel sitesi binalarının da yapım tarihi itibariyle 1968 yılında hazırlanmış bulunan “Afet Bölgelerinde yapılacak Yapılar Hakkında Yönetmelik” şartlarına uyması gerekirken bu yönetmeliğe uygun olmadığı ortaya çıkmıştır. Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, yasaların kendisine verdiği görev ve yetkilerin bir kısmını belediyelere terk etmiştir. Asıl görev sahibi bakanlık olmakla bu yetki devri sebebi ile sorumluluğunun ortadan kalktığı zaten düşünülemez, ilgili belediye ile birlikte müşterek sorumluluğu devam eder. Yapı kontrol yükümlülüğü aynı zamanda belediyelere de getirilmiştir. Belediyeler Yasası’nın 15.,12.,32.,79.,İmar Kanunun 22. Maddeleri okunduğunda afet bölgelerindeki yapılaşmanın düzenlenmesinin belediyelerin de sorumluluğunda olduğu görülecektir. Ortaya çıkan zarar, aşağıda belirtilen kurumların zincirleme hizmet kusurundan vukuu bulmuştur. 1-Bakanlar Kururlunun icrasından sorumlu olan Başbakanlığın ve Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın sorumluluğu açık ve nettir. Zira söz konusu Bakanlık, zararın vukuu bulduğu Yalova bölgesinde önceden gerekli araştırmaları, daha önce çeşitli bilim kurumları ve bilim adamları tarafından verilmiş raporlara rağmen yapmadığından zararın vukuu bulduğu yeri afet bölgesi olarak tespit etmiş olmasına rağmen binaların yukarıda anılan ve kısaca afet yönetmeliği olarak anılan teknikle yapılmasını sağlayacak önlemler almamıştır. 2-Bayındırlık ve İskan Bakanlığı yukarıda anılan görevini yerine getirmiş olsaydı dahi . Bakanlar Kurulunun İşlemlerinden ve hizmet kusurlarından sorumlu olan Başbakanlığın söz konusu yöreyi afet bölgesi olarak ilan etmemesi nedeniyle, ilk 3 gün deprem bölgesi adeta felç olmuş, enkaz altındaki insanlara süratle erişim imkanları hazırlanmamıştır. Bu durum şunu göstermiştir ki; idare her ne kadar tersini söylese de böyle bir depreme karşı hiçbir zaman hazırlık yapma gereği duymamış, yapılan planlamaları da yasak savma kabilinden yapmıştır. 3-Yukarıda açıklanan nedenlerle Yalova Belediyesi‘nin de hizmet kusuru bulunmaktadır. Zararın vukuu bulduğu yerdeki yapı, ekte sunulan rapordan da anlaşıldığı gibi afet yönetmeliğine uygun yapılmadığı gibi genel olarak ta bilimsel esaslara aykırı bir şekilde inşa edilmiş ve dayanıksız malzemelerle yapılmıştır. Burada belediyenin denetim yetki ve görevini kullanmadığı, hatta bu tür yapılaşmalara göz yumduğu ortaya çıkmıştır. Bu nedenlerle Yalova Belediyesi de gereken hizmeti vermemiş, görevini ihmal etmiş, ağır hizmet kusurunda bulunmuştur. 4-Meydana gelen deprem felaketinde durumun ağır olmasını baş sorumlusu kısacası devlet diyebileceğimiz ilgili kurumlardır. Zira, zamanın Bayındırlık ve İskan Bakanı Yaşar Topçu TBMM Genel Kurulu’nda 30 Haziran 1998’de yaptığı bir konuşmada şunları kaydetmişti: Burada şu hususu hulusî kalple belirtmek istiyorum: Türkiye’nin deprem haritası var. Bütün matematiksel ve jeolojik bilgileri, Bakanlığımın Afet İşleri Genel Müdürlüğünde, kompütürde, bölge bölge, âdeta metrekare hesabıyla mevcuttur. Bu konuda Japonya’ya falan muhtaç değiliz. Japonya’yla işbirliği halinde çalışıyoruz. Türkiye’nin yüzlerce yerinde bizim deprem istasyonlarımız var. Afet İşleri Genel Müdürlüğünde deprem mühendislerimiz var; tümü, Japon Hükümetiyle işbirliği halinde. Buradan Türk Halkına ifade etmek istiyorum ki, bu konuda dünyada en ileri olan ülke Japonya’nın elinde bulunup da Türkiye’de bulunmayan hiçbir araç gerecimiz yok; hepsi mevcut. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Sakarya gibi depreme fazla maruz olan bölgelerde de, deprem senaryolarımız hazırdır. İstanbul, 1894 depremi senaryosu elimizde hazırdır. Bunlar, zamanında hazırlanmış, böyle bir şeyle karşılaşıldığı zaman ne yapılacağı önceden belirlenmiştir. İzmir’inki bitmek üzeredir. Yani, rapor geliyor da, bunları hasıraltı ediyor falan değil kimse.” (20. Dönem 3. Yasama Yılı 112. Birleşim. 30 Haziran Salı - FP Erzurum Milletvekili Aslan Polat’ın Karayolları Genel Müdürlüğü’nce ihale edilen Gaziantep-Şanlıurfa Otoyolu ihalesiyle ilgili gündem dışı konuşmaya Bayındırlık ve İskan Bakanı Yaşar Topçu’nun cevabı) Yine 1985 yılının 2 Mayıs tarihinde TBMM’nde imar yasa tasarısı görüşmesi esnasında bir önerge ile ilgili tutanakta aynen aşağıdaki ifadeler geçmiştir. .....Bunun üzerine önerge sahibi Mehmet Uner söz alıyor. Yine tutanaklardan özetliyorum: Her yerleşim yeri doğal çevrenin bir parcasidir. Düzenli, dengeli ve saglikli yerleşimin bas koşulu, yer seçiminin uygun yapilmasina baglidir. Yasa tasarisinda jeolojik özelliklerin göz önüne alinmadigi gorulmektedir. Oysa ulkemiz dogal afetler acisindan boylesine bir ihmalin sonuclarina katlanir gibi olmadigini yasayarak ogrenen ve bunu en iyi bilen ulkelerden biridir. Ulkemiz dogal afetler ve jeolojik nedenlerden kaynaklanan ve yarattigi sonuclar acisindan da dogal afetlerin en acimasizi olan depremlerin yogun olarak yasandigi ulkelerden biridir. Yuzde 92’si deprem bolgesi icinde olan ulkemizde nufusun yuzde 95’i deprem tehlikesi altinda yasamaktadir. Sanayimizin yogun oldugu kentlerimizin yuzde 75’i, barajlarimizin yuzde 4l’i, birinci ve ikinci derecede tehlikeli deprem bolgelerinde yer almaktadir. Bu verilere ulkemizde bir yilda 1.1 yikici deprem oldugunu da eklersek, bu konuda ciddi kurallarin konulmasinin ne kadar zorunlu oldugu kendiliginden anlasilir. Ulkemizde sadece son 45 yilda depremlerden 60 bin kisi hayatini kaybetmis, 400 bin konut yikilmistir. Yalnizca depremlerin yol actigi ekonomik deger kaybinin en az 15 Ataturk Baraji’ni yapabilecek boyutta oldugu anlasilir. Depremin ulkemizde yol actigi zararlar Japonya’ya oranla 30 kat daha fazladir. Bu bize cevre planlamasinda jeolojik bilgilerden yararlandigimiz takdirde zararimizin 30 kat azaltilabilecegini gosteren somut bir ornektir... Bu durumu yaratan en onemli neden, jeolojik incelemeler sonucu sakincali gorulen yerlerin yerlesime acilmasiyla, jeolojik inceleme yapilmaksizin iskana (yerlesime) izin verilmesi olgularidir. Ulkemizde yasanan uygulamalarda, jeolojik hizmetler ve ozellikler, her zaman deprem meydana geldikten sonra gundeme gelmektedir. Jeolojik ozelliklerin sonradan degil ilk asamada, imar planlarinin yapimi asamasinda goz onune alinmasi ve bunun yasalarla belirlenmesi gereklidir. Bu yapilmadigi takdirde, ulkemizin dogal ozellikleri sonucu can ve mal kaybinin her zaman artacagi aciktir. Ulkemizin milli servetinin bu tur ihmaller sebebiyle kaybina tahammulu yoktur. Bu sebeplerle, yeni yerlesim alanlarinin seciminde, var olan yerlesim birimlerinin ve gelisme alanlarinin belirlenmesinde, dogal yikim ve afetlerin yol actigi zararlarin en alt duzeyde tutulabilmesi icin onemli gereklerden biri, jeolojik hizmetlerden yararlanmak ve yasal dayanaklarin imar yasasinda bulunmasidir... BASKAN: Sayin Uner toparlayiniz lutfen. Mehmet Uner (devamla): Il ve ilce imar isleri kurullarinda jeoloji muhendisligi disiplininin temsil edilmesi yaninda, belediyelerde jeoloji muhendislerinin istihdamina gecilmesi saglanmalidir... Bu hizmetlerin imar yasasi kapsamina alinmasi onemlidir. BASKAN: Sayin Uner lutfen tamamlayiniz. Zamaniniz uc dakika geciyor. Musamahamizi kotuye kullanmayin. Mehmet Uner (devamla): Beni dinlediginiz icin tesekkur ederim. BASKAN: Tesekkur ederim. Önergeyi oylarınıza sunuyorum. Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemistir. Tüm bu hususlar ve aşağıda yer alan söz konusu depreme ilişkin raporlardan da anlaşılacağı üzere idare objektif sorumluluğun ötesinde görevini ihmal ve ağır hizmet kusuru sebebi ile sorumludur, müvekkilimin yaşadığı acıların baş sorumlusudur. 5) Zararların mücbir sebepten kaynaklandığı ileri sürülemez: Bayındırlık ve İskan Bakanlığının idari başvurumuza karşı vermiş olduğu yanıtlarda, ortada idarenin değişik birimlerinin kusurlarının bulunduğunun ancak kendi kusurlarının bulunmadığının ileri sürüldüğü görülmektedir. Yalova Belediyesi ise kendi kusurlarının bulunmadığını belirtmiştir. Özellikle belirtelim ki ortada mücbir sebep bulunmamaktadır. Depremden husule gelen zararın bir mücbir sebepten kaynaklanmadığı artık bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de bilinmektedir. Nitekim Ceylankent mağdurlarının müştekisi oldukları, Ceylankent müteahhitlerinin ve Teknik Uygulama Sorumlularının sanık olarak yargılandıkları Yalova Asliye Ceza Mahkemesi’nin 1999/1104 E. Sayılı dosyasının içinde bulunan “Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü Jeoloji Etütleri Daire Başkanlığı” tarafından tanzim edilmiş olan “ 17 Ağustos 1999 Doğu Marmara Depremi Saha Gözlemleri ve Ön Değerlendirme Raporu” nda aynen şu tespitler bulunmaktadır: “ Bilgi notu şeklinde düzenlenmiş olan bu değerlendirme raporu, Gölcük-Akyazı arasında afetin ilk 5 gününde yapılan saha gözlemlerine dayanmaktadır(...). MTA Genel Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen, ülkemizde var olan ve deprem potansiyeli taşıyan aktif fayların haritalanmasına yönelik bir proje 1987 yılında tamamlanmış ve bunların depremsellik açısından özelliklerini tanımlayan bir rapor hazırlanmıştır. 1992 yılında ise harita (Türkiye Diri Fay Haritası) yayımlanarak yerli ve yabancı ilgili kuruluşlara dağıtılmıştır (...). Harita basıldıktan sonra son 13 yılda meydana gelen büyük depremlerin tamamına yakını bu haritada gösterilen diri faylar üzerinde gerçekleşmiştir (...). Konu ilgili tüm yer bilimciler bu düzenli deprem göçü nedeniyle Kuzey Anadolu Fayı üzerinde olabilecek ilk büyük depremin bu fayın Adapazarı-Yalova bölümünde gerçekleşeceği hususunda görüş birliği içerisinde idiler (...)”. Görüldüğü gibi meydana gelen depremin yarattığı toplumsal yıkım ne bir ilahi nedenden ne de mücbir sebepten meydana gelmiştir. Yukarda da belirtildiği gibi Yalova ilinde meydana gelebilecek deprem 1987 yılından beri biliniyordu. Bu bilgi karşında alınacak önlemler ise yine yukarda belirtmiş olduğumuz 7269 sayılı Yasada ve bu yasa gereğince çıkarılmış olan yönetmeliklerle bellidir. Tüm bu bilgi ve belgelere rağmen, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı bu haritayı göz önüne alarak Yalova’nın afet bölgesi ilan edilmesi için Bakanlar Kurulu’na önermemiş, Valilik buralarını Afet bölgesi olduğunu ilan etmemiş, Sivil Savunma ekiplerini hazır tutmamış, Yalova Belediyesi, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın İdari başvurumuza yanıt olarak gönderdiği yazıda belirtilen önlemleri almamıştır. Tüm bu hususlar ve aşağıda yer alan söz konusu depreme ilişkin raporlardan da anlaşılacağı üzere idare objektif sorumluluğun ötesinde görevini ihmal ve ağır hizmet kusuru sebebi ile sorumludur, müvekkilimin yaşadığı acıların baş sorumlusudur. A-) MARMARA DEPREMİ VE MECLİS ARAŞTIRMA KOMİSYONU RAPORU 17 Ağustos 1999 tarihinde Marmara Bölgesi’nde meydana gelen ve 17 bin kişinin ölümüne neden olan 7.4 büyüklüğündeki depremden sonra TBMM’de grubu bulunan siyasi partilere mensup milletvekilleri, deprem felaketiyle ilgili alınan ve alınması gereken tedbirler konusunda Meclis Araştırması açılması için önerge verdiler. Sakarya Milletvekili Cevat Ayhan ve 48 Arkadaşı (RP), İzmir Milletvekili Atilla Mutman ve 33 Arkadaşı (DSP), Erzurum Milletvekili İsmail Köse ve 20 Arkadaşı (MHP), DYP Grubu Adına Grup Başkanvekilleri Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük ve İçel Milletvekili Turhan Güven ile ANAP Grubu Adına Grup Başkanvekilleri Kastamonu Milletvekili Murat Başesgioğlu, Denizli Milletvekili Beyhan Aslan ve Bartın Milletvekili Zeki Çakan’ın verdikleri önergeler 23 Ağustos 1999 tarihinde Genel Kurul’da görüşüldü ve Meclis Araştırması açılmasına karar verildi. DSP İzmir Milletvekili Atilla Mutman başkanlığındaki Meclis Araştırma Komisyonu’nca hazırlanan rapor 23 Aralık 1999’da TBMM Başkanlığı’na sundu. Komisyonun raporu, 22 Şubat 2000 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda görüşüldü. Komisyon Raporu’nda, “Deprem öncesi çalışmalar zamanında, yerinde, yeterli, sürekli ve bilimsel temele dayalı olarak doğru ve iyi yapılırsa deprem sonrası çalışmalar da o denli az olur ve depremin yıkıcı etkisi en aza indirgenir” denilerek, şu önerilerde bulunuldu:
B-) 17 AĞUSTOS 1999 KOCAELİ DEPREMİ İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ ÖN DEĞERLENDİRME RAPORU İ T Ü 17 Ağustos 1999 tarihinde saat 3.02’de, Kuzey Anadolu Fay Hattının Adapazarı, Kocaeli, Gölcük segmenti üzerinde, Richter ölçeğine göre Ms=7.4 manyitüdünde ve yaklaşık 45-50 saniye süren bir deprem meydana gelmiştir. Deprem, Marmara Bölgesinin tamamı ile Kuzey Anadolu Fay Hattının doğu yönündeki uzantısında Rektörlüğünde konuyla ilgili öğretim üyelerinin katıldığı bir toplantı yapılmıştır. Bu toplantıda depreme neden olan faylanma ve yer değiştirmenin belirlenmesi, İstanbul ilçeleriyle İzmit ve Adapazarı’ndaki yapısal hasarın dağılımı, boyutları ve sebepleri, yapısal hasarın meydana geldiği alanlardaki zemin ve yeraltı suyu koşullarıyla ilgili olarak tespitler ve aletsel ölçmeler yapılmasına, veri toplanmasına ve konuyla ilgili kamu yer alan Düzce ve Bolu gibi şehirleri etkilemiştir. 17 Ağustos depreminin Ülkemizde endüstrinin ve şehirleşmenin en yoğun olduğu Marmara Bölgesinde meydana gelmiş olması, can kaybının ve hasarın da çok büyük olmasına sebep olmuştur. 1967 Adapazarı Depreminden sonra bölgeyi etkileyen en büyük deprem olan 17 Ağustos 1999 depremi, İstanbul’un Avcılar, Küçükçekmece, Tuzla ilçeleri ile İzmit, Adapazarı, Gölcük, Yalova, Düzce ve Bolu şehirlerinde 20 000 dolayında can kaybına ve maddi hasara yol açmıştır. İzmit Körfezinin iki tarafında ve İzmit-Adapazarı arasında yer alan sanayi tesislerinde çeşitli boyutlarda hasarlar meydana gelmiş, Tüpraş Rafinerisinde bir bacanın tanklardan birisi üzerine yıkılması nedeniyle başlayan yangın daha sonra yedi tankı etkilemiş ve güçlükle söndürülmüştür. Deprem nedeniyle bölgede bulunan kamuya ve özel sektöre ait endüstri tesislerinde yaklaşık bir hafta süre ile üretime ara verilmiştir. Anadolu Otoyolunun Sapanca-Adapazarı arasındaki kesiminde meydana gelen oturmalar, çekme çatlakları ve bir üst geçitte meydana gelen göçme nedeniyle Otoyol üç gün süreyle ulaşıma kapanmış, bu ise deprem bölgelerine ulaşılmasında önemli bir engel oluşturmuştur. 17 Ağustos 1999 sabahı, saat 8.30’da, İTÜ yöneticilerine destek verilmesine karar verilmiştir. Bu bağlamda, 17~20/8/1999 günlerinde İTÜ öğretim üyeleri depremden etkilenen bölgelerde incelemeler yapmışlardır. Bu incelemelerde fay hattı boyunca meydana gelen yeni kırıklarla ilgili olarak yerden ve havadan gözlemler yapılmış, belediye başkanları ve belediyelerin teknik elemanlarıyla görüşülmüş, toptan göçen veya az-orta hasarlı binalardaki hasarların sebepleri belirlenmiş, beton numuneleri alınmıştır. Ayrıca Petkim, İgsaş, Tüpraş ve Sümerbank’ın başvuruları üzerine bu kuruluşlara ait tesislerde deprem sonrası tespitler yapılmıştır. ZEMİN VE TEMEL MÜHENDİSLİĞİ DEĞERLENDİRMELERİ İzmit Körfezi, İzmit Kuzey Anadolu fayının kuzey kolu üzerinde yer almaktadır ve bu yapı bir seri basenlerden oluşmaktadır. İzmit Körfezi’ne boşalan nehirler jeolojik süreç içerisinde Gölcük, Hersek, Kavaklı deltalarını ve Sapanca Gölü ile İzmit Körfezi arasındaki geniş ve uzun alüvyon düzlüğünü oluşturmuştur. Bu alanlarda, zemin profili genelde çok kalın, yumuşak-orta katı kil veya gevşek kum tabakalarından oluşmaktadır. Diğer bir deyişle, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın Marmara Denizi’nin güneyi boyunca uzandığı bölgede hem sismik aktivite çok yüksek ve hem de zemin koşulları son derece elverişsizdir. Çeşitli projelerle ilgili olarak bölgede yapılan zemin araştırmaları, zemin tabakalarının sıkışabilme özelliğinin çok yüksek olduğunu ve ayrıca bazı bölgelerdeki zeminlerin sıvalaşma potansiyeli gösterdiğini ortaya koymuştur. Nitekim, depremi takiben İTÜ Zemin Mekaniği ve Temel Mühendisliği öğretim üyelerinin yerinde yaptığı incelemelerde özellikle Adapazarı, Gölcük ve Yalova’da meydana gelen hasarların başlıca sebebinin zemin problemlerinden kaynaklandığı belirlenmiştir. Buna karşılık, ciddi ve bilimsel zemin araştırmalarına dayanan temel mühendisliği çözümlerinin uygulandığı projelerde örneğin, yumuşak zemin koşullarında kazıklı temel sistemlerine taşıtılan binalarda ve sanayi tesislerinde, fay hattına çok yakın olsa bile herhangi bir hasar meydana gelmemiştir. Adapazarı örneğinde olduğu gibi, zemin koşulları elverişsiz ve yeraltı su seviyesi çok yüksek olduğu halde ağır yapıların bile tekil veya sürekli temellere taşıtıldığı yerlerde ise binaların farklı oturma yaptığı,devrildiği, yana yattığı veya zemin katların bodrum kata dönüştüğü tespit edilmiştir. İlk defa bu depremde elverişsiz zemin koşulları, deprem hasarının büyük olması üzerinde bu derece etkili olmuştur. Kavaklı ve Gölcük’te, deniz kıyısı ile karayolu arasındaki düzlüklerde ortaya çıkan heyelanlar ve arazi çökmeleri,bölgenin morfolojisini tümüyle değiştirmiş, ve bu bölgelerde denize yakın olan alanlar ve kıyıya yakın yapılar su altında kalmıştır. Marmara Bölgesi’nde çeşitli kurumların yerleştirdiği kuvvetli yer hareketi ölçerleri bulunmaktadır. Bu aletlerden alınan kayıtlarla deprem hasarı arasında büyük bir uyum bulunmaktadır. Şöyle ki, İstanbul’da Haliç’in doğusunda bulunan bölgede hakim formasyon kumtaşı, kiltaşı kaya birimleri olup bu bölgede ölçülen maksimum yer ivmeleri %5 g - %8 g dolayındadır. Bilindiği gibi, İstanbul’da kumtaşı, kiltaşı kaya birimlerine oturan gelişigüzel inşaa edilmiş ruhsatsız yapılarda bile hasar meydana gelmemiştir. Buna karşılık,Zeytinburnu’nda %12, Ataköy’de %17, Ambarlı’da ise %25gibi yer ivmeleri ölçülmüştür. İstanbul’daki en büyük hasarın Ataköy ile Ambarlı arasında yer alan Küçükçekmece ve Avcılar bölgelerinde olduğu bilinmektedir. Keza, Marmara’nın güneyinde, fay hattı üzerinde %35 - %40 g dolayında yer ivmeleri ölçülmüştür. İNŞAAT MÜHENDİSLİĞİ DEĞERLENDİRMELERİ Betonarme binalarda ortaya çıkan hasarlar, betonarme inşaatı düzenleyen yönetmelik ve deprem yönetmeliği kurallarına uyulmamasından kaynaklanmaktadır. Hasar gören binalardaki eksikler ve kusurlar aşağıdaki gibi sıralanabilir; Betonarme taşıyıcı sistemin düzensiz olması en başta gelen kusurdur. Arsa veya mimari proje nedeniyle kirişlerin dolaylı mesnetlenmeleri ve kolonlarla eksenel birleşmemeleri bu türden hasarların başlıca nedenleridir. Hasar gören binalarda, zemin kattan sonra genelde çıkma yapılmış olduğu tespit edilmiştir. Betonarme elemanların düzeninde konstrüktif kurallara uyulmaması da önemli bir hasar nedenidir. Etriyelerin yeterli sıklıkta yapılmaması, kiriş-kolon düğüm bölgelerinde hemen hemen hiç etriyenin bulunmaması ve donatıların kenetlenme boylarının yeterli olmaması da bu türden hasar nedenleri arasındadır. Beton kalitesinin düşük olması, hazır beton yerine şantiyede ilkel koşullarda beton hazırlanması, önemli bir hasar sebebidir. Tamamen yıkılan binalardan çeşitli beton numuneleri alınmış olup, laboratuvar deneylerine tabi tutulmaktadır. Ancak, gözle yapılan muayeneler bunların mukavemetlerinin 100 kgf/cm2 civarında bulunduğunu göstermektedir. Ayrıca, Avcılar, Küçükçekmece gibi ilçelerde yaygın olarak deniz kumu kullanılmış olması, donatılarda korozyona ve dolayısıyla mukavemet ve kesit kaybına neden olmuştur. Belediyeler tarafından onaylanan uygulama projelerinde olmamasına rağmen, binaların giriş katlarının ticari hacimler (dükkan, market, galeri, depo vb.) şeklinde kullanılmaları, yumuşak kat olarak tanımlanan ve yeterli rijitliğe sahip olmayan katların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Deprem bölgelerinde İTÜ uzmanları tarafından yapılan incelemelerde binalardaki hasarların çok önemli bir bölümünün zemin katların yeterli rijitliğe sahip olmamasından kaynaklandığı tespit edilmiştir. Bazı binalarda ise yer kazanmak amacıyla zemin katlarda bazı kolonların kesildiği ibretle görünmüştür. Binalardaki hasarların bir diğer sebebi ise, daha önceki depremlerde de hasara sebep olan ve ara kat yapılmasından kaynaklanan “kısa kolon” problemidir. Isı izolasyonu nedeni ile yapılan iki yarım tuğla arasına ısı yalıtım malzemelerinin yerleştirildiği duvarlar dışa veya içe devrilmişlerdir. Çok katlı bitişik nizam binalar deprem sırasında birbirlerini etkileyerek hasara sebep olmuştur. Ayrıca yine idarenin sorumluluğunu ve kusurunu tespit eden diğer önemli rapor ise TMMOB Şehir Plancıları Odası’nın “IZMIT RAPORU” dur. Bu rapor kısmen değiştirilmeden aşağıya alınmıştır. C-) TMMOB ŞEHİR PLANCILARI ODASI GÖLCÜK DEPREMİ RAPORU DEPREM SONRASI BÜYÜK YIKIMIN TARİHSEL SÜREÇ; POLİTİKALAR VE ÜST ÖLÇEKLİ PLANLAMA AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ Depremler genellikle gerçekleşmesi beklenen, yerleri ve büyüklükleri bir ölçüde önceden kestirilebilen ve yapı ölçeğinde önlem alınabilecek doğa olaylarındandır. Bu nedenle afet olarak düşünülmemelidir. Depremi afet haline dönüştüren, can ve mal kayıplarına yol açan ise insanların yapmış olduğu yanlış uygulamalar ve tedbirsizliklerdir. Bölgedeki temel Jeolojik ve Jeofizik verilerin uzun yıllardır biliniyor olmasına rağmen alınmayan tedbirler felaketin nedenidir. Kentlerin yer seçimi kararlarının tamamen üst plan kararları ve ülkesel politikalar ile belirlenmesi gerekirken, kararlar rantın ve karın maksimize edilmesi amacına yönelik olarak rantı yönlendirenler tarafından verilmektedir. Kentsel ranttan en çok oranda yararlanma amaçlı kentsel yerleşme kararları ile sadece yatırımcının karını temel ölçüt alan sanayi yer seçim kararları, ne fay hattı ne deprem riski ne sel baskını ne de tarım toprağı dinlememektedir. Doğu Marmara Bölgesi bu ilişkinin en yoğun yaşandığı, en bariz örneği oluşturmaktadır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara örneği ile bir ölçüde başarılı olunan, amaca uygun yeni bir kent oluşturulmasının bir başka örneği geçen 75 yıl içinde tekrarlanamamıştır. Geçen yıllar ve özellikle son 50 yılda ortaya çıkan gelişmeler, ülkede planlamanın önemini giderek yitirdiği ve sadece sermayenin tercihleri ve çıkarları doğrultusunda yerleşme, yoğunlaşma, yığılma süreci yaşandığı göstermektedir. Oysa, İstanbul ve Doğu Marmara Bölgesi’nde geçmişte ve bugün yaşanan ve gelecekte de yaşanacak bu tür sorunların (felaketlerin) temelinde plansızlık yatmaktadır. Tarihimizdeki doğru örnekler görmezden gelinip, yanlışlıklar sürekli tekrarlanılıp, düzeltmek için ciddi ve esaslı hiçbir çaba da bulunulmuyor. Üst ölçekli plan kararlarının üretilmesi ise yine Cumhuriyetin ilk yıllarında başlamış bu kapsamda 1924 yılında demiryolu programı, 1934’de sanayi sektörünün gelişmesini amaçlayan 16 fabrikanın kuruluş programı ve 1938’de liman, enerji ve maden işletmelerine önem veren plan örnek olarak sayılabilir. Bu son iki program ile ülke yüzeyinde doğudaki kalkınmamış yörelere önem veren bir yerleşme politikası güdülmüş ve bu arada bir çok fabrikalar gerçekleşmiş, Sümerbank ve Etibank gibi kamu kuruluşlarının oluşumu sağlanmıştır. Gerçek anlamda bölge planı üretme çabalarına 1960’lı yıllarda başlanmış ve Deprem bölgesinin de içinde yer aldığı Marmara Bölgesi Projesi 1960 yılı Eylül ayında İstanbul belediyesinde kurulan bir büroda başlanmıştır. Marmara bölgesi Doğu, Batı ve Güneybatı Marmara olarak üç bölüme ayrılmış ve ilk olarak Doğu Marmara Bölgesi çalışmasına başlanmıştır. Proje kapsamına İstanbul, Kocaeli, Sakarya, Bursa ve daha sonra Bilecik alınmıştır. 1963 yılında tamamlanıp Doğu Marmara Bölgesi Ön Raporu adı ile basılan çalışmanın getirdiği öneriler ilgili bakanlığın ve devlet planlama teşkilatının olumsuz tutumları nedeniyle, sonuç verici bir düzeye kavuşturulamamıştır. Doğu Marmara alt bölgesi planı 1967’de, yeni verilere göre Bursa’yı ve Bilecik’i de kapsamına alarak revize edildi. Rapor aynı ilgisizlikle karşılanmış bu kez raporun basımı bile gerçekleştirilmemiştir. Zaman zaman değişik bölgelere ilişkin ortaya çıkan akılcı çalışma örnekleri ve uzmanların yoğun emekleri değerlendirilmemiş, hatta dönemin yöneticileri tarafından baltalanmıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında başlayan üst ölçekli planlama çabalarının yerini parçacı planlama ve plansızlık almıştır. Günümüze gelindiğinde deprem, sel ve benzeri doğa olaylarından sonra ortaya çıkan felaketler tamamen yöneticilerin planlamaya karşı tavırlarının bir sonucudur. 1962 yılında kurulan DPT Müsteşarlığında bulunan “Bölge Planlama Dairesi”nin amacı kalkınma planlarının bölge planlarıyla desteklenmesiydi. 1960’lı yıllarda, bugünkü İstanbul-İzmit- Sapanca Metropoliten Bölgesi’nde yığılan sanayinin bölgede ve bölge dışında dağıtılması amaçlanmıştı. Siyasiler tarafından bölge planlama ‘bölgecilik/ayrımcılık’ olarak algılandı ve Bölge Planlama Dairesi kapatıldı. 1970’li yıllardan itibaren, özel sektör yatırımlarının nerelerde olacağı konusunda hemen hiçbir kural getirilmezken, büyük kamu yatırımları konusunda da partisi içinde güçlü milletvekillerinin kulisleri etkili oldu. 1980’li yıllardan itibaren de, büyükşehir belediyelerinin oluşumu ve yeni imar yasası ile birlikte, bölge planlama kavramı hepten unutulup, ‘yarışan kentler’ gibi yeni bakış açıları yaygınlık kazandı. Ekonominin ihracata ve yabancı sermayeye yönelik hale getirilmiş olmasıyla da paralel olarak, ‘güçlü belediyeler’ doğrudan uluslararası piyasalarla ilişki kurdu ve kendi kentine yatırım çekmeye başladı. Dolayısıyla, teorik olarak bölge planlama faaliyeti olan sermaye yatırımlarının bölgeler bazındaki dağılımı, belediyeler arasındaki bir ‘reklam/tanıtım’ faaliyeti haline dönüştü. 1996 yılında İstanbul’da yapılan Habitat II ‘İnsan Yerleşimleri’ Konferansının resmi dokümanlarında da bu ‘yarışan kentler’ yaklaşımı planlama kavramının karşıtı küreselleşme tezlerinin bir uzantısı olarak kayıt altına alındı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında kalkınma ve düzenli gelişme amaçlı bir plan ve programla oluşturulan ‘Sanayi Yeri Seçimi’ kararlarının yerini, son kırk yılda sermayenin istediği yerde istediğini yapmasına olanak sağlayan ‘rant ilişkileri’ almıştır. Devlet eliyle yapılan parçacı planlama çalışmalarının hiçbir üst ölçekli dayanağının olmaması nedeniyle çoğu durumda plan bütünlüğü aranmaksızın her kent ve kasabada (bazılarında birden fazla) Organize Sanayi Bölgeleri kurulmaya başlanmıştır. Bu ve benzeri örnekler ise, ‘her kentte her şey olabilir’, ‘her yerde her şey yapılabilir’ gibi bir ulusal plansızlık politikasının hakimiyetini kurmuştur. Kentlerimizin tarihleri, doğal özellikleri ve farklılık gösteren tüm karakterleri gözardı edilerek, bütün kentlerin geliştirilmesi adı altında (sınırsız büyümesi ve genişlemesi) hedeflenmiş, her yerleşim için sanayi alanlarının plansız ve programsız biçimde oluşturulması yolu seçilmiştir. Kentler ve onların tarihi, doğal, turistik ve kültürel bütün özellikleri, varlıkları bu kontrolsüz büyüme ve rant baskısı altında yok edilmiştir. Türkiye’nin sanayileşme politikası, ‘ne pahasına olursa olsun sanayileşme’ şeklinde özetlenebilir. Ve bunun pahası da depremde ölen ve kaybolan 30.000’i aşkın yurttaşımız, 50.000’i aşkın yaralı, on binlerce sakat, on binlerce yetim, öksüz, acılı anne baba, ve yüz binlerce evsiz ve işsiz. Ve gerçek anlamda kestirilemeyen milyarlarca dolarlık bir bedel... Devlet, yerli ve yabancı sanayi yatırımları için son 30 yıldır hemen hiçbir kural getirmedi. Bunların yer seçiminde Devletin teknik, ekonomik, sosyal ve şehircilik öncelikleri aranmadı. Buna örnek olarak, Doğu ve İç Anadolu’da ‘kalkınmada öncelikli yöreler’ ilan edildiği halde, birinci sınıf tarım arazileri ve ülkenin en verimli ovaları sanayi yatırımlarına mekan oldu. Bugün ülkenin farklı bölgelerinde olması gerektiği halde İstanbul-İzmit-Sapanca metropoliten alanında Sakarya Ovası’nda, Bursa Ovası’nda, İzmir Kemalpaşa Ovası’nda yer seçmiş, yoğunlaşmış sanayiler vardır. Bunların yeniden yer seçimi için de herhangi bir politika, planlama çalışması hiçbir şekilde gündeme gelmemektedir. Tamamı 1. Derece deprem bölgesi olan bu alanlarda sanayi tesisi sayısı hızla artmaktadır. Kentleşme konusunda politikasızlık politikası da diyebileceğimiz bir yaklaşım egemendir. Kentler aşırı nüfus yığılması sorunu ile karşı karşıyadırlar. Sınırsız bir büyümeyi, yığılmayı önleyecek hiçbir ulusal politika ve plan geliştirilmemiştir. Aksine bunu kolaylaştırıcı ve teşvik edici yatırım ve politikalar sürdürülmüştür. Bu nüfus baskısı altındaki kentlerin büyümesi ve planlanması konusunda da hiçbir ulusal yöntem, yaklaşım ve plan geliştirilmemiş, sınırsız bir şekilde her yere ve her yöne yayılmaya seyirci kalınmış, hatta teşvik edilmiştir. Bunun sonucu da bir yağ lekesi gibi ve ulaşım aksları boyunca sanayi alanları ile birlikte kontrolsüzce büyüyen kentsel dokular oluşmuştur. Depremle oluşan can ve mal kaybının, hasarın bu denli büyük olmasında bu temel sorun, bu politika yatmaktadır. Aslında suçlu yani, deprem denen doğa hareketini felakete dönüştüren suçlu ve suçlular bellidir. Bu politikalarda bir değişiklik olduğuna, olacağına ilişkin herhangi bir işaret olmadığına göre; yeni felaketlerin kapıda beklediğini, hiç bir ders çıkarılmadığını söylemek yanlış olmaz. DEPREM BÖLGESİNİN YERLEŞİM KARARLARI AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ : Birinci sınıf sulu tarım alanlarında hiçbir yapılaşma olamayacağına dair yönetmelikler kamuoyu ve uluslararası hukuk baskısı sonucu devlet eliyle hazırlanırken yine bu yönetmeliğe aykırı düzenlemeler ve yapılaşmalar devlet eliyle yapılagelmiş ve desteklenmiştir. Yargının müdahalesinden çekinilen durumlarda yönetmelikler Sulandırılmış ve değişikliğe uğratılmıştır. Bunun sonunda gelinen noktada oluşan baskılar, uluslararası sermayenin önünü açma bahanesiyle Tahkim yasasının hazırlanması ve TBMM’den geçmesini sağlamıştır. Deprem bölgesi içinde kalan ve sanayi, konut yerleşmeleri için ‘planlanan’, yerleşime açılan (Sakarya Ovası, Bursa Ovası, Yalova vb.) 1. sınıf tarım alanları bu yasa ve yönetmeliklerin gerek ilgili Bakanlıklar, Valilikler ve Belediyeler tarafından yok sayılmasının sonsuz ve sınırsız örnekleriyle doludur. Deprem bölgesinde en çok yıkımın yaşandığı bölgeler ikinci konut alanları oldu. Bu bölgelerdeki yapılaşmaların temelini oluşturan “ikinci konut” kavramının yasaya, yönetmeliklere girmesini sağlayan ve her yerde her şekilde yapılabilmesinin yolunu açan Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, bu yanlış gelişmelerin ve sonuçların da sorumlusudur. Kentlerin gereksinimleri olan alanların dışında, tüm sahil boyunca körfez çevresinde kesintisiz yığılma dokusunu ortaya çıkaran bu yanlış yapılaşmaların engellenmesi görevini yerine getirmeyen ve bölgeye ilişkin Çevre Düzeni Planlarını yapmayan, yapılmış olanı yenilemeyen, eski planın uygulamasını sağlamayan ve yağmaya kolaylık sağlayacak biçimde yürürlükten kaldıran Bayındırlık ve İskan Bakanlığı görevini ihmal ve yetkisini kötüye kullanma suçunu da işlemiştir. Yıllardır üst ölçekli planlama çalışmalarının önünün açılması ve planlamanın bilimsel temelde ele alınması, konuyla ilgili tüm uzmanların ve örgütlerin talebiyken, bu taleplere, hiçbir planlama çalışmasında yer almayan uygulamalar ve lokal müdahalelerle yanıt veren hükümetler, Körfez Köprülü Geçişi ile Otoyollar konusunda yine benzeri şekilde davranmıştır. Deprem olmasa belki de yapımına başlanmış olacak olan Körfez Geçişinin de şehircilik ve yer bilimleri açısından hiçbir bilimsel ve teknik araştırma ve etüd çalışması yapılmadan bir çok veriyi göz ardı ederek inşaat aşamasına geldiği ortaya çıkmıştır. Harekete geçme olasılığından ve deprem beklentisinden yıllardır söz edilen bir bölgede böyle önemli bir yapım kararının, ortaya çıkaracağı sorunlar ve bölgeye getireceği yeni yükler hesaba katılmadan, tamamen politikacılar tarafından veriliyor olması, benzer bir çok karar gibi üzerinde düşünülmesini gerektirmektedir. Alınması gerektiği halde bugüne kadar alınmayan veya yanlış alındığı için felaketlere yol açan, nüfus yığılmalarının da nedeni olan kararlar, sanki yerel yönetimler tarafından geciktirilmiş ve yanlış alınmış gibi, deprem sonrasında yapılan ilk müdahale, söz konusu yerel yönetimlerin var olan yetkilerinin de merkezi yönetime alınması olmuştur. Ortaya çıkan durumda asıl suç, yerel yönetimlerin aldığı yanlış kararlar değildir. Buralarda işlenen suçlar ikinci dereceden etkiliyken, asıl suç gerekli düzenlemeleri zamanında yapmayan ve elindeki yetkileri yanlış ve yerel yönetimlere kötü örnek olacak biçimde kullanan, merkezi yönetimlerindir. Deprem sonrasında alınması gereken bir yetki söz konusu ise Bayındırlık ve İskan Bakanlığının yetkileri bu konuda ilk sırada gelmektedir. Yer seçimi kararlarının bilimsel araştırmalar ve yerbilimi açısından etüt çalışmalarından çok, arazi mülkiyeti ve diğer etmenlerin etkisi altında veriliyor olması nedeniyle kentler yapılaşmaya hiç uygun olmayan zeminler üzerinde, tarım alanlarında, ormanlık alanlarda, kıyı alanlarında gelişmelerini sürdürmektedirler. Kent makroformlarını biçimlendiren kararları bilim değil rant vermektedir. 3194 sayılı İmar Kanununda, Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca yapılması ve onanması hüküm altına alınan 1/25000 ölçekli çevre düzeni planları DPT’nin yapması gereken bölge planlarının alt ölçeğidir. Planlama kademesi içinde bölge planları yapılmayınca, Bayındırlık ve İskan Bakanlığının yapıp onadığı çevre düzeni planları da, devletin yatırım ve çevre politikalarını yansıtmaktan öte, yatırımcının talepleri tarafından biçimlendirilmiştir. Bunun sonucunda, kıyılarımızın içinde bulunduğu aşırı yapılaşma ve İstanbul-İzmit-Sapanca metropoliten alanında da hiçbir kritere dayanmadan yer seçen sanayi tesisleri gibi kötü örnekler ortaya çıkmıştır. Kamunun ve özel sektörün bütün yer seçim kararları (üniversiteler, fabrikalar vb. büyük arazi gerektiren yatırımları) kullanımı ve toprak kabiliyeti ne olursa olsun kamu mülkiyetindeki (hazine arazileri, meralar, ormanlar ve tarım alanları gibi) araziler seçilerek verilmekte, hiç bir bilimsel ölçüt kullanılmamakta ve kentleşme sorunları, doğal çevrenin korunması gibi kavramlar gözardı edilmektedir. Bu yaklaşım, depremden hiçbir ders çıkarılmadığının bir göstergesi olarak şu anda bütün geçici yerleşim yerleri ve kalıcı yerleşim alanlarının yer seçiminde de etkindir. Neredeyse tüm yer seçimleri aynı mantıkla yapılmaktadır. Doğru ve yerinde tek bir yer seçim kararı görmek neredeyse mümkün değildir. Sanayi yer seçiminin yatırımcı öncelikleri tarafından fiilen belirlendiği ülkemizde, devletin konut alanında da ihtiyaca yönelik bir politika geliştirdiğini söyleme imkanı yok. Bu alanda da, 1970’li yıllardan itibaren ‘yap-sat’ denilen küçük/orta inşaat yapımcılığı egemen oldu. 1980’li yıllardan itibaren de, ekonominin içinde bulunduğu bunalımdan çıkış reçetesi olarak ve istihdam yaratma amacı için toplu konut uygulamalarına hız verildi. Bu dönemden itibaren büyük inşaat firmaları sektörde yatırım yapmaya başladı. Nitekim, ülke ekonomisi içinde inşaat sektörü bu yıllarda % 40 oranında bir ağırlık tuttu. Toplu konut uygulamalarında asıl amaç ‘ucuz konut’ üretmek ve toplumun orta-alt gelir gruplarına konut edindirmek olmalıydı. Oysa, ucuz toplu konut kredileri yalnızca 1984 ve 1985 yıllarında dağıtıldı. Ekonominin canlanması hedefi sağlanmış olmalı ki, bu uygulamadan hemen vazgeçildi. Bu yıllardan itibaren Toplu Konut Fonundan faydalanan kooperatif ve belediyelerin ürettiği konutların orta-alt gelir gruplarına yönelik olması ihtimali kalmadı. Amacı, yine bu kesimlere konut üretmek olan Emlak Bankası da orta-üst gelir gruplarını hedefledi, lüks konutlar üretti. Sonuçta, orta-alt gelir gruplarını kavrayan bir konut politikasının ve uygulamasının olmaması, bu kesimleri kendi sorunlarını kendilerinin çözmesine yöneltti. Ortaya çıkan manzara, İstanbul-İzmit-Sapanca gibi dünya ölçeğinde bir metropoliten bölgede, devasa sanayi komplekslerinin yanı başında türeyen derme çatma konut bölgeleri oldu. Bu konutlar, (devletin hiçbir destekleyici politikası olmadığı için) piyasa koşullarında ucuz ve çok katlı konutun nasıl olabileceğine örnek teşkil ettiler. Planlama açısından alınabilecek temel önlemlerden biri, şehir planlamanın evrensel normlarına aykırı olarak İmar Kanunu ve Yönetmeliklerinde bulunan ‘mevzii plan’ uygulamasının terk edilmesidir. Sözde ‘mevzii imar planları’ parsel bazında yapılmaktadır ve plan bütünlüğünü ve disiplinini bozmaktadır. Yalova’daki pekçok kooperatif konut alanının bu şekilde ‘planlandığı’ bilinmektedir. Yalnızca konut alanları değil, dışsal etkileri olan sanayi alanlarının da büyük çoğunluğu parsel bazında ‘mevzii’ plan kararlarıyla yer seçmiştir. Plan adı altında, yasal çerçeveye uydurulmuş birçok bilimdışı uygulama vardır. Geri ve bilimdışı ‘İmar Yasası’ içindeki bazı sınırlayıcı önlemler dahi pratikte hiçe sayılmış, yasadışı uygulamalara açıkça göz yumulmuştur. Bayındırlık İskan Bakanlığı ve İller Bankası arşivi bu türden binlerce örnekle doludur. Kent planlama bilimi ile ilgisi olmayan “imarcılık” zihniyeti ile sadece arazi ve arsa sahiplerinin beklentileri doğrultusunda kentler şekillendirilmiş, doğal varlıklar ve tarım alanları hızla yapılaşmaya açılmıştır. Planlar, kentsel arsa rantlarının yağmasından başka amaç taşımayan yüzlerce, binlerce yasadışı değişiklikle ve yoğunluk (kat) artışlarıyla ve de ‘mevzi plan’larla bozulmuştur. Plan yapma ve değiştirme yetkisi, yönetmeliği düzenleyen Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın çıkarcı ve faydacı yaklaşımıyla, bilgisiz, eğitimsiz ve diplomasız kişilere de verilmiş, bakanlık bürokratlarının emeklilik sonrası geçim garantisi olarak düşünülmüştür. Yapılan binlerce plan değişikliği de yasal olarak gerekli olan yetkili (imar planı yapımı yeterlik belgeli) bir plancı imzası bulunmadığı halde belediye meclisi kararları ile yürürlüğe girmiştir. İçişleri Bakanlığı ve Bayındırlık Bakanlığı yasadışı plan değişikliklerine göz yummuştur. HATALAR ZİNCİRİ : Bölgedeki yapılaşmalar, yoğunlaşmalar ve nüfus yığılmaları ile deprem sonrası ortaya çıkan felaket, bir suç zincirinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Suç zincirinin ilk halkası; yasama yetkisini elinde bulunduran ancak gerekli yasal düzenlemeleri yapmayan ya da baskı guruplarının istekleri doğrultusunda düzenlemelere imza atan TBMM’de görev yapan Vekiller. İkinci halkayı yapılan yanlış düzenlemeleri, kamuoyunda yarattığı tepkilere rağmen onaylayarak geçerliliğini sağlayan Cumhurbaşkanları oluşturmaktadır. Zincirin üçüncü halkası; eline geçirdiği hükümet etme yetkisini kentlerin, doğanın ve yaşayanların aleyhine kullanan politikacıları göstermektedir. Dördüncü halka; bazen sanayici bazen turizmci ve bazen emlakçi kimliğiyle gördüğümüz sermaye ve güç odakları’nı temsil etmektedir. Daha sonraki halkalar ise sırasıyla; Sahip olduğu yetkileri yerinde ve zamanında, kentler ve kamudan yana kullanmayan Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ve Yetki paylaşımı (pay kapma yarışı) derdine düşen ilgili diğer bakanlıklar, Bakanlıklarda ve ilgili kurumlarda görev yaptıkları makamları, mesleklerinden önde tutan Bürokratlar ve Teknokratlar, Kendilerine verilen yetkiyi, anlamaya, kavramaya çalışmadan popülist amaçlarla kullanma meraklısı olan Yerel Yöneticiler, Alınmış yanlış kararlara, uygun ya da aykırı yapımını üstlendikleri yapıları daha fazla kar amacıyla depreme karşı dayanıksız üretmeyi yetenek sayan müteahhitler ve yap-sat sistemi, Ve zincirin son halkası, Eğitim fukarası üniversitelerin ürünleri olarak sayıları her geçen gün artan bilgisiz, bilinçsiz ve mesleki etikten bihaber teknik elemanlar (Plancılar, Mühendisler, Mimarlar) dır. UNUTULAN BÖLGE PLANLAMA :İşlevsel olarak, şehir planlama biliminin evrensel kriterlerine göre, İstanbul’dan başlayıp Sapanca’ya kadar olan bölge tek bir metropoliten bölge olduğu halde, yerel yönetim mevzuatı bu gerçeği görmezden gelmektedir. Bu bölgede, birbirini doğrudan etkileyen işyeri, konut, ulaşım, altyapı kararları onlarca farklı belediye yönetimi tarafından bağımsız olarak alınmakta ve uygulanmaktadır. 3030 Sayılı Büyükşehir Belediyelerinin Yönetimi Hakkında Kanun ve 1580 Sayılı Belediyeler Kanunu, bilimsel doğrulara göre değil, günlük parti politikalarına göre işletilmiştir. Sonuçta, bir belediyenin sınırları içinde yer alan sanayi tesisinin yarattığı konut gereksinimi başka bir belediyenin sorumluluk alanında karşılanabilmektedir. Metropoliten bölge ölçeğinde bütüncül bir planlama çalışması yapılamamıştır. Böyle bir sorumsuz ve parçalı bir belediye yönetimleri yapısının işlerlik kazandığı bir ortamda, bu çapta bir metropoliten bölgenin gelişme kararlarını birkaç bin nüfuslu bir belde belediyesi bile verebilmiştir. KIYILAR VE ÇEVRE : 17 Ağustos Depremi, Türkiye’de Kıyı Kanunu’nun da işletilmediğini, sulandırıldığını göstermiştir. Gölcük, İzmit ve Yalova yasaya aykırı kıyı yapılaşmasına maruz kalmıştır. Kıyıların doldurulması suretiyle elde edilen alanlarda yasaya göre yapılabilecek yapı türleri bellidir. Söz konusu kentlerde ise, yasada karşılığı olmayan yapılar, ‘kıyı kenar çizgisi’nin yasaya ve doğal yapıya aykırı biçimde belirlenmesiyle kıyı alanlarında yapılmıştır. Kıyılar ve çevre konusundaki özensizlik ve yasa dışılık hala sürmektedir. Bütün uyarılara hatta artık yapılmayacak yollu sözlere rağmen enkazların kıyılara dökülmesi ve kıyı doldurma çabaları ısrarla sürdürülmekte, gelecekteki yeni felaketlere davetiye çıkarılmaktadır. İstemimizin hukuki dayanağı ,idarenin objektif sorumluluğundan değil, idarenin ağır hizmet kusurundan kaynaklanmaktadır. Yukarıdaki raporlar bu konudaki haklılığımızı açıkça ortaya koymaktadır. Bunun aksinin kabulü bilim dışı çevrelerin, hurafelerinin kabulü anlamına gelir. Bu nedenlerle tazminat istemimiz kabul edilmeli, hizmetin genelliği, devletin devamlılığı ilkesi gereği başvuruda bulunduğumuz yukarıda anılan organlar tarafından müştereken ve müteselsilen tazmin edilmelidir. Zira müvekkilim hayattaki en sevdiği insanları, karısını ve kızını kaybetmiştir. Hiçbir tazminat onları geri getiremez, müvekkilimin yaşadığı kabusu ve acıları ortadan kaldıramaz. Yüksel sahil Sitesinde müvekkilimin eşi ve çocuğunun yanısıra geçmişi, anıları, dostları da enkaz altında kalmıştır. Müvekkilim böyle bir acı ile yaşamaya mahkumdur. Bunun bir nebze dahi olsa telafisi şarttır. SÜBUT DELİLLER : 1- Yalova Asliye Ceza Mahkemesi’nin 1999/1104 E. sayılı dosyası içinde bulunan “ Maden Tetkik Arama Genel Müdürlüğü Jeolojik Etüdler Daire Başkanlığı”nın raporu, 2-Meclis araştırma Komisyonu raporu (dilekçede yer almakta) 3-İTÜ raporu (dilekçede yer almakta) 4-TMMOB İzmir Şehir Plancıları Odası Raporu (dilekçede yer almakta) 5- Zamanın Bayındırlık ve İskan Bakanı Yaşar Topçu TBMM Genel Kurulu’nda 30 Haziran 1998’de yaptığı konuşma. (dilekçede yer almakta) 6-1985 yılının 2 Mayıs tarihinde TBMM’nde imar yasa tasarısı görüşmesi esnasında bir önerge ile ilgili tutanak. (dilekçede yer almakta) 7-Bilirkisi incelemesi. 8-(10/66,67,68,69,70) Esas Numaralı Meclis Araştırma Komisyonu Raporu(23.12.1999 tarihli). 9- Tanık vs. her türlü delil. SONUÇ VE İSTEM : Yukarıda açıklanan ve dilekçe ekinde yeralan belgeler doğrultusunda müvekkilin eşini ve 7 yaşındaki biricik kızını 17 ağustos 1999 günü depremde kaybetmesi sebebi ile uğradığı manevi zarar ve acısının bir nebze olsun dindirilmesi gerektiği düşüncesi ve idarenin ağır kusuru sebebi ile 50.000.000.000.000.TL (ELLİTRİLYONTÜRKLİRASI) manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, muhakeme masraf ve vekalet ücretinin davalılara yüklenmesine karar verilmesini saygı ile ve vekaleten arz ederiz. EK :
Avukat Mehmet Adil GÜLER |